DARP RAPORU VE CEZA YARGILAMASINDAKİ DELİL NİTELİĞİ

Toplumumuzda ne yazık ki, “şiddet” hususu yaygın olmakla birlikte her dönemde var olmuş ve önlenmediği takdirde de olmaya devam edecek çok boyutlu bir sosyal olgudur. Genellikle kadınlara yönelik fiziksel istismar anlamında kullanılan “şiddet” davranışı, sadece fiziksel içerikli şiddeti değil, sözel ve psikolojik tacizi de içermektedir. Bu makalemizde, gelen yoğun talepler doğrultusunda “fiziksel şiddet” olgusuna değiniyor olacağız.

“Fiziksel şiddet”, toplumumuzda “darp etme” tabiri ile kendini ön plana çıkmaktadır.  Ceza hukuku alanında ise “kasten yaralama suçu” olarak tanımlanmış, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun Vücut Dokunulmazlığına Karşı Suçlar başlığı altında ve madde 86 vd. hükümleri uyarınca düzenlenmiştir. İşbu maddenin 1. fıkrası, “Kasten başkasının vücuduna acı veren veya sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına neden olan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.” hükmünü havidir. Ayrıca, aynı maddede suçun ağırlaştırılmış cezayı gerektiren nitelikli hallerine yer verilmiştir.

Kasten yaralama suçu ile korunan hukuki menfaat, mağdurun vücut bütünlüğü ve dokunulmazlığı ve neticesinde de uluslararası sözleşmeler ve yasalarla temellendirilmiş kişinin yaşama hakkıdır. Hiç kimsenin kanunun açıkça suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamayacağına dayanan “suç ve cezada kanunilik ilkesi” gereğince tipiklik unsurunun oluşabilmesi için bir kimse, bir başkasının vücuduna acı vermesi veyahut sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına sebebiyet vermesi gerekmektedir. Bu fiillerin neler olduğu ilgili kanunda açıkça belirtilmemiştir. Dolayısıyla seçimlik hareketli bir suç olduğunu söylemek mümkündür.

Şiddete maruz kalan birçok kişi, bu esnada yaşadığı elem ve ızdırap ile ne yapacağını bilememekte, tabiri caizse eli kolu bağlı bir şekilde olanlara göz yummaktadır. Bir defa şiddet gören kişinin ise bir daha görmeyeceğinin garantisini kimse verememektedir. Dolayısıyla şiddete maruz kalan bir kimsenin başvurabileceği kurum ve kuruluşlara değinmekte fayda olduğu kanaatiyle bu kurum ve kuruluşları şu şekilde sıralamak mümkündür:

  1. Karakol,
  2. Jandarma Komutanlığı,
  3. Şiddet Önleme ve İzleme Merkezi (ŞÖNİM),
  4. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı İl Müdürlüğü,
  5. Cumhuriyet Başsavcılığı,
  6. Aile Mahkemesi,
  7. Belediyeler,
  8. Kadın Örgütleri.

Bunların yanında, bir kimsenin şiddete uğradığını şüpheye mahal vermeyecek şekilde en doğru ve net tespiti hastanelerin acil bölümleridir. Kişinin herhangi bir şekilde biri veya birileri tarafından fiziksel şiddete maruz kaldığını ve yaralandığını iddia etmesi üzerine özel veya kamu hastanelerine başvurması neticesinde hastane tarafından “darp raporu” verilmektedir. Darp raporu, içeriği itibarıyla şahsın ne kadar bir süre işinden kaldığı, şahsa karşı bir darp fiilinin bulunup bulunmadığı ve eğer ki darp var ise niteliğinin ayrıntılı olarak belirtildiği bir raporu teşkil etmektedir.

Bilindiği üzere, darp raporları düzenlendikleri ilk aşamada adli rapor veya adli geçici rapor adıyla düzenlenirler. Mağdur hakkında düzenlenen bu rapor aslında yaralanma bulgularının darp ve cebir izi olduğu yönünde doktor kanaati hükmündedir. Hukukumuzda ise, genellikle salt darp raporu tek başına mahkemeler tarafından hukuki delil olarak kabul edilerek darp fiilini gerçekleştiren şüphelinin mahkumiyet almasıyla neticelenen bir yargılama süreci söz konusudur. Bu şekilde uygulamada kasten yaralama suçunun sübut bulması için mağdurun iddiası ve adli tıp raporu yeterli sayılmakta, tanık beyanlarının hükmün esasına etkili olmayacağı kanaatiyle karar verilmektedir. Dolayısıyla dikkate alınması gereken tanık beyanlarının göz ardı edilmesi, “şüpheden sanık yararlanır” ilkesi ile çelişmekten öte değildir. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 217. maddesinin 2. fıkrasıyla da bu husus çok açık bir şekilde ifade edilmiştir:

“Delilleri takdir yetkisi

(1) Hâkim, kararını ancak duruşmaya getirilmiş ve huzurunda tartışılmış delillere dayandırabilir. Bu deliller hâkimin vicdanî kanaatiyle serbestçe takdir edilir.

(2) Yüklenen suç, hukuka uygun bir şekilde elde edilmiş her türlü delille ispat edilebilir.”

Kesin ve inandırıcı deliller ile isnat edilen suçu işlemiş olan sanığın cezalandırılması gerekliliği de Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarıyla şu şekilde açıklanmıştır:

Yargıtay 1. Ceza Dairesi’nin 07.12.2005 tarihli, 2004/4256 E., 2005/3999 K. sayılı kararında;

“…hiçbir delille doğrulanmayan varsayıma dayalı beyanı dışında sanığın suçun faili olmadığına dair savunmasının aksine her türlü kuşkudan uzak vicdani kanaat oluşturacak derecede kesin ve inandırıcı delil bulunmadığı dosya kapsamından anlaşılmış bulunduğundan delil yetersizliği nedeniyle sanığın beraatına karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde cezalandırılmasına karar verilmesi…”

Yargıtay 10. Ceza Dairesi’nin 11.06.2002 tarihli, 2002/17707 E., 2002/21232 K. sayılı kararında;

“Sanık hakkında, mahkumiyet kararı verilebilmesi için sanık aleyhinde şüpheden tamamen uzak, kesin kanı uyandırabilecek yeterlilikte kanıtlar bulunmalıdır. “

Tüm bu sebeplerle, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 223. Maddesinin 2. fıkrasında düzenlenen beraat kararı da desteklemektedir ki savunma hakkının kısıtlanmaması adına kişiye savunmasını hazırlamak için yeterli imkan ve kolaylığın sağlanması ve buna ilişkin her türlü delilin toplanması ve araştırılması gerekmektedir. Aksi takdirde, sanığa isnat edilen suçun sanık tarafından işlendiğinin sabit olmamasına binaen yine de mahkumiyet hükmü yönünde bir karar vermek temel hak ve özgürlüklere de aykırılık teşkil edecektir.

Stj. Av. Miray Yakın

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir